Paris
romantize edilen bir kenttir... Edebiyatta, müzikte, plastik sanatlarda
ve tabii sinemada! Dünyanın en romantik kenti gibi sunulur, orada aşkın
bir başka yaşandığı iddia edilir, Montmartre’ın otantik atmosferi,
kafeler, köprüler, parklar, hatta metro aşka mekan olur Paris’te.
Kimine göre gerçekten de öyledir kimine göre Eiffel Kulesi çirkin bir
demir yığınıdır!
“Paris, Seni Seviyorum” ünlü yönetmen ve oyuncuları
son derece cazip bir konu etrafında ortak bir mekanda birleştiren bir
proje. Aşk ve Paris her ne kadar sinemada çiğnene çiğnene sakız olmuşsa
da geniş olanaklarıyla halen daha yaratıcılık potansiyeline sahip.
Beş-dokuz dakika arasında değişen sürelerde bu potansiyeli iyi
değerlendirenler de var “Paris, Seni Seviyorum”da, hafif
eğlenceliklerle boşluk dolduran da...
Şimdiye dek mizahlarına hep
hayran olduğumuz Coen biraderler kendi standartlarının altında bir
filme imza atmış: Steve Buscemi elindeki Paris rehberini geç okuyup
metroda insanlarla göz göze gelmemeyi ihmal edince, kıskanç ve
saldırgan Fransız erkeğiyle kışkırtıcı Fransız kadını arasında mağdur
olan Mona Lisa hayranı Amerikalı turisti canlandırıyor. Korku
filmlerinin ustası Wes Craven örneğin Pere Lachaise’de Oscar Wilde’ın
mezarı başında geçen bir balayı öyküsünde en az onlar kadar komik
olabilmiş.
Eklektik bir toplam
Öte
yandan Tom Tykwer görme engelli dilbilimci bir delikanlıyla aktris
sevgilisinin ilişkisinden anti-konvansiyonel, sürprizli bir kısa film
çıkarmayı başarmış. Alexander Payne ise Paris’te aşk temasında dahi
sıradan Amerikalıları eleştirmekten geri durmamış!
Isabelle
Coixet’nin “Bastille”i de genç metresi olan bir adamın karısının ani
hastalığı yüzünden nasıl ona yeniden aşık olduğunu anlatan çok
dokunaklı bir iş. Walter Salles’in Paris’in yoksul göçmenlerin yaşadığı
banliyöleriyle merkezdeki zengin burjuvalar arasındaki hayat standardı
farkını vurgulamaya çalışması Vincenzo Natali’nin hoş ve boş vampir
aşkı yanında kaydadeğer bir çalışma elbette.
Yapım değerleri
yüksek tutulan, teknik yönden son derece şık “Paris, Seni Seviyorum”un
avantajı da dezavantajı da herkesin kendince bir şeyler bulabileceği
bir antoloji olması. 11 Eylül ya da AB üzerine yapılan filmler bile
açık çek almalarına karşın siyasi keskinlikten yoksun kalmışken
güzelliği, görkemi, romantizmi adeta dikte ettirilen Paris’e dair güçlü
bir yapıt beklememeliyiz, herhalde.
Milliyet sinema
0 yorum yazılmıştır